YENİ BİR “SİVİL TOPLUM” TEORİSİNİN İMKÂNI

3 Mart 2018

Lütfi Sunar tarafından İLKE İlim Kültür Eğitim Derneği bünyesindeki Kurumsal Yönetim Akademisi için hazırlanan “Türkiye’de İslami Stk’ların Kurumsal Yapı ve Faaliyetlerinin Değişimi” başlıklı rapor içerdiği önemli veriler, tespitler ve değerlendirmelerin yanı sıra ortaya koyduğu teorik çerçevesi ile de dikkat çekiyor.

Türkiye’de sivil toplum tartışmaları, teorik çerçeveleri itibariyle birbirinden farklı yerlere uzanmaktadır. Sivil toplum teorileri Avrupa’da 16-17. yüzyıllarda oluşan yeni toplumsal ve siyasal düzeni açıklamak için geliştirilmiştir. Bu anlamda en az sivil toplum kadar “şark despotizmi” kavramı da Batılı modern toplumun açıklanması bağlamında önemli bir yer tutar. Buna göre Batılı feodalitenin yerleşik düzenine başkaldıran burjuvazi ayrı bir toplumsal güç oluşturarak sivil toplumu inşa ederken bütün gücü elinde bulunduran sultanların varlığı sebebiyle Doğu toplumlarında farklı toplumsal sınıflar ortaya çıkmamış ve dolayısıyla sivil toplum oluşma imkanı bulamamıştır. Bu şarkiyatçı yaklaşım çerçevesinde Osmanlı toplumu bir yokluklar listesi dahilinde açıklanmaya başlanmıştır. Türkiye’nin toplum tartışmalarına yön veren temel soru bir “sivil toplum”un neden oluş(a)madığıdır. Aslında sorulması gereken esas soru kendi içerisinde boşluklar barındıran bu yaklaşımların, tarihsel vakıa ile gerçekten uyumlu olup olmadığıdır.

Bu minvalde benzer sorular üzerinden hareket eden Lütfi Sunar “Türkiye’de İslami STK’ların Kurumsal Yapı ve Faaliyetlerinin Değişimi” başlıklı çalışmasında, Türkiye’deki sivil toplum tartışmalarının kökenleri ve sivil toplum varlığının kendine has bir biçimde nasıl ele alınabileceğine dair özgün tespitler sunuyor. Sunar, modern Avrupa toplumsal ve siyasal yapısına dair geliştirilen açıklama biçimlerinin ürettiği Şark despotizmi teorisi çerçevesinde doğu toplumlarında sivil toplumun gelişemediği tezinin, aralarında Şerif Mardin, Kemal Karpat, İdris Küçükömer gibi önemli sosyal bilimcilerin olduğu kişiler tarafından yeniden üretildiğini söylüyor. Oysa Sunar’ın iddiasına göre, Batılı çatışmacı siyasal yapı yerine Osmanlı’da dayanışmacı bir model üzerinden gelişen ve “adalet dairesi” prensibiyle kurulan bir devlet-toplum ilişkisi bulunmaktadır. Burada merkeziyetçi batılı siyasal sistemin ürettiği sivil toplum yerine adem-i merkeziyetçi bir siyasal sistemin ortaya çıkarttığı ve toplumsal dinamizmi sürekli diri tutan iki “sivil” yapı işlerlik kazanmıştır. Bunlardan ilki eğitim yoluyla alttan yukarıya doğru toplumsal hareketliliği sağlayan medreseler; diğeri ise yukarıdan aşağıya doğru serveti ve refahı paylaşmayı sağlayan vakıf müesseseleridir. Söz konusu yapılar Osmanlı’da 18. yüzyılın başlarından itibaren başlayan modernleşme ve merkezileşme neticesinde peyderpey ortadan kalkmıştır. Bu sebeple toplumsal özerk yapılar ile merkezi devlet arasındaki bağlantı noktaları koparak yerini derin bir çatlağa bırakmıştır. Dolayısıyla Sunar’a göre Osmanlı’da sivil yapıların yokluğunu tartışmak yerine Batılı anlamda merkezi devletin ortaya çıkışı ile kendine özgü sivil alanların nasıl ortadan kaldırıldığı üzerinde durmak gerekmektedir. Sivil toplum tartışmalarına yeni bir yaklaşım getirebilecek nitelikteki bu tespitin bu araştırmadaki sınırlı yerinin ötesine geçilerek derinleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Osmanlı modernleşmesinin radikal bir devamı olarak ortaya çıkan Türk modernleşmesinde de merkezileşme eğilimi artarak devam etmiştir. Devletin topluma daha sert müdahaleleri ve bağımsız sosyal müesseseleri denetimi altına alması sonucunda devlet ile toplum arasındaki yarık daha da derinleşmiştir. Buna mukabil, Sunar, İslami STK’ların 1950’lerden sonra Osmanlı’daki temelleri yeniden meydana çıkaracak şekilde oluştuklarını dile getirmektedir.

Zira 1950’lere gelindiğinde çok partili yaşama geçişin getirdiği kısmi demokratikleşme ve serbestleşme neticesinde ortaya çıkmaya başlayan İslami sivil toplum kuruluşları dikkat çekici bir biçimde iki temel faaliyet alanında temeyyüz etmişlerdir: Sosyal hareketliliği sağlayacak biçimde öğrencilere yönelik çalışmalar ve refahın dağıtımını sağlayan hayır kurumları. Bu dikkat çekici tespiti yapan Sunar, bilhassa cumhuriyetin ilanından sonra uzun süren bir sessizlik döneminin ardından tarihsel tecrübeyle uyumlu olarak ortaya çıkan bu yapıların İslami sivil toplumu kuran ana dinamikler olduğunu düşünmektedir. Sunar’ın geliştirdiği “Osmanlı sivil toplumunun özgün yapısı” yaklaşımı kadar, modern Türkiye Cumhuriyeti’nde gelişen İslami sivil toplum yapıları arasında kurulan bağlantı da bir o kadar dikkat çekicidir.

Rapor bağlamında 31 STK ile yapılan görüşmeler ve ilgili dokümanların analizi üzerinden ulaşılan bulguların öneminin yanı sıra bu teorik çerçevenin geliştirilmesi ve farklı açılardan irdelenmesi yerinde olacaktır. Böylece ilgili literatür de eleştirel olarak yeniden bir okumaya tabi tutulabilecektir. Ancak Sunar’ın Osmanlı’daki medrese ve vakıf müesseseleriyle 1950 sonrası İslami sivil toplumun öğrencilere yönelik çalışmalar ve yardım faaliyetleri arasında kurduğu ilişki, hem bu sürekliliği sağlaması muhtemel görünen unsurlar bağlamında hem de ilgili kişi ve kurumları bunları yapmaya iten saikler bağlamında derinlemesine bir incelenmeyle daha anlaşılır hale gelecektir. Bu bağlamda İslami STK’ların son yirmi yılda yaşadığı değişim çerçevesinde bu tarihsel sürekliliği ne kadar devam ettirdikleri ayrı bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Geldiğimiz noktada İslami STK’ların tarihsel tecrübeyi dikkate alarak devlet-toplum arasındaki etkileşimi sağlayan ve sivilliğini koruyan bir yapı olarak devam edebilmesi toplumun canlılığı ve dinamizmi açısından hayati bir değerde gözüküyor.

Bu yazının ilk hali Sonhaberler.com sitesinde yayınlanmıştır.